29 Ocak 2014 Çarşamba

8 gezgin Kaş’ta 4 gün geçirirse ne yapar?

8 gezgin Kaş’ta 4 gün geçirirse ne yapar?



29 Ekim Salı’ysa, bir gün de izin alıp, “ohooo 4 gün tatil yaparız” nidaları, yerini “iyi de nereye gitsek”lere bırakınca grup kendi içinde bölüne bölüne çoğalmaya başlamıştı. Safranbolu-Yenice kombini yaparız diyerek bir konakta yer ayırtanlar, Likya yoluna trekking’e gidenler, yav ben alamadım pazartesi iznimi gelemiycem diyenlerin yanısıra, sessiz bir azınlık “Kaş” deyiverince işin adı hepimiz için kondu. Meğer Kaş’a gidesimiz varmış bizim  :)

Toplu otobüs biletleri alınıp, Kaş camping de çadırları kuracağımız yer olarak belirlenince, ekibin, “yolluk ne yapayım size” tartışmalarına zaman bile kaldı. Sağ baştan alfabetik Ayşe, Esra, Hamuki, Murat, Nihan, Özlem, Sertaç, Sinan’dan oluşan KHBAG ekibinin Kaş çıkartması da böyle başlamış oldu.


Yol uzun mu uzun ama gece yarısı yolcuları olarak uykuya satarız artık saatleri. Kızlı erkekli yerleştik koltuklara, ama Sertaç’ın yanına tanımlayamadığımız yeşil bir şey düştü, benim de objektife takıldı tabii :) (sonsuz hoşgörüsüne sığınıyoruz kendisinin :))

Uykumuzu bölen molayı Afyon yakınlarında bir yerde vermiş olmalıyız, burası flu hepimizde. Ama Afyon olduğunu tepeden sarkan sucuk şeklinde avizeden çıkardık. Saç baş dağınık, yarı açık gözlerle "neredeyim Allahım" diye düşünmekten edemiyoruz, zira oldukça fantastik bir yerdeyiz. Tepemizde palmiye desenli lambalar, LCD’li tuvaletler, sucuk avize falan mantığımıza fazla gelince toplu rüya gördüğümüze karar kıldık.


Sabahın erken saatlerinde Fethiye’deydik işte. Kaş’a gidecek minibüs için beklerken yolluk kisvesi altında hazırladığımız, amacını hayli aşmış pasta-börek ne varsa yumulduk (evet bence doğru kelime bu, hiç kibar olamıycam.)

Kaş otobüs terminalinden aslında yürüme mesafesindeki kamp alanımıza, onca kamp yükünü taşımak istemeyen biz konformist kampçılar olarak taksi ile gidelim dedik. Ne yani onca yol gelmişiz bi de kamp yükü mü taşınır falan filan yorumları zaten ikna olmamızı sağlamıştı.
Kamp alanımız denize sıfır (yalan o zaman denizin içinde olur insan) hissi veren yakınlıkta harika bir yerdeydi. Hava desen bizden yana. Çadırlar kuruldu hep beraber. Biz Sinan’la salon salomanje çadırımızın kuruluşundan daha çok vakti, öndeki giriş tentesini ayarlıycaz diye kastık. Ama olsun havalı bişey oldu neticede. Hem de çadır öyle büyük ki ayakta dikilebiliyorsun yani (tamam ben 1.60’ım da yine de iyi işte bi çadır için.)




Kampı da atınca denize atlamamak için nedensiz kalan bizler, hoop Kaş’ın temiz ve berrak sularında bulduk kendimizi. “Yav ne iyi yaptık da geldik”, “fakat iyi geldik”, “valla iyi oldu geldik” diye diye yüzüp kendimize fikrimizin harikalığını tekrar tekrar ispat ettik.



Aksiyon insanıyız ya durur muyuz hiç. Yüzmeden sonra darbuka ve gitarını getiren arkadaşlarla, beraber ve solo şarkılara geçildi.




Gün batıyordu yavaştan ve kızıllık Kaş’ın tepelerine ve denize vurmuştu bile. Kaş’ın gecesini, güzel dar sokaklarını yaşama vaktiydi.


Ama düşündük ki bir insan önce yemek yemeli sonra gezmeliydi. (Aç ayı oynamaz diyeceğimi sanan sayın okuyucular, demedim sadece ima ettim farkettiyseniz. :))

Kaş’ın havası mı suyu mu, grubun ahengi mi bilinmez, ne yediysek güzel, ne içtiysek tatlıydı. Hayır iwrenç bu içemem dediğim rakıyı bile içmiş bi insanım o gece, ispatlı konuşuyorum yani.



Şu begonvilleri evlat edinmek mümkün olsa ben bir yurt açardım yeminlen. Meret Ankara’yı da pek sevmiyor ki al da yanında tut. Mecbur her gördüğün begonvilin fotosunu çek, orana burana tak, hevesini al işte Esra.

Kaş’ın dar sokakları bize dekor oldu o gece. Yeminle, en son arnavut kaldırımlı yokuşa oturup poz vermişliğimiz var. Hayır, bizi normal bişeymiş gibi kabul eden yöre halkını takdir etmeli, asıl onlara hayret edilmeli.

Ertesi gün bir tekne gezisi yapalım, hatta bir tekneyi kapatalım motivasyonuyla rıhtımdaki teknelerle pazarlıklar yapıldı. Şanslı (!) tekne sahibini tebrik edip elini sıktıktan sonra "yarın görüşürüz ama lütfen çay da yapalım" diye milli değerlerimizi yaşatma sözü alınıp, kampa geri dönüldü.

Sabahın ilk ışıkları çadıra dolduğunda uyanma vakti gelmişti, biz de hiç itiraz etmedik zaten. Birkaç alışveriş yapıp teknemize simitler, içeceklerle dolu poşetlerimizle gittik. Denize açıldıktan sonra kurulan sofrada nefis bir kahvaltı yaparken “fakat ne iyi ettik”, “valla iyi ettik” diye söylenmeye başladık yine (ben korkuyorum bizim yaşlılığımızdan)

Çeşit çeşit koylarda durup yüzme molası verdik gün boyu. Kah balıklarla yüzdük kah birbirimizle :p böyle şakalar espriler...:) yani keyifler yerinde. 



Derken Kaleköy'e (Simena) yanaştı kaptan. Zaten grubumuzun kıdemli Kaş elçisi Ayşe önceden diyordu burayı bize. Az bile demiş meğer, ne güzel bir adadır orası yahu öyle. İlk iş kaleye çıktık tabii. Japon turistler halt etmiş yanımızda, saniyede kaç kare çekilirmiş gelip görsünler...bi de otomatik çekiyoruz 3-5-15 tane ard arda...teknolojiğiz yani. Değişik kurgular yapıp bi öyle bi böyle foto alıyoruz. Evet birbirimize normal geliyoruz da, dışarıdan pek öyle görünmüyoruz (şşşt ağzımdan kaçtı).

Meğer bu adada ev yapımı dondurma varmış. Ölmeden önce yapılacak bilmem kaç şey arasına alsınlar, talep ediyorum aha da bloga yazıyorum...



Bizi adadan kanırtmak suretiyle alan kaptan, “valla balık pişirecem size denizde, söz” demedi. Ama mangalı yakmıştı, biz anladık onu. “Buraya tekrar gelelim”, “gelecek yıl burada bir gece kalalım”, “aha da şu pansiyonun ismini yazıyorum bak bak” diye diye uzaklaştık adadan. Eh yemek de hazırdı bu arada, direkt sattık adayı yemeğe. Fakat bizim kaptan aslında “The Chef” çıktı iyi mi. O nasıl güzel zeytinyağlıdır, o nasıl güzel salatadır, ha o nasıl? Akıllara zarar verdi ama yedik bitirdik ve bazılarını sıyırdık. İçkiler de içilip karınlar doyunca Gofret Girls Band (Esra, Ayşe ve Nihan) artık sahne alabilirdi. Bizde repertuar geniş, seyirci de hazır, üstelik seyirci bi yere de kaçamaz (denizdeyiz oolum), garantili seyirci yani. O şarkı senin bu şarkı kimin, unuttum la o şarkının sözünü falan derken kaç saat şarkı söyledik hatırlamıyorum. Ama kesin kaptan hatırlıyodur :p hatırlarda kalmak güzel bişey tabii :D

Akşam gün batımına doğru Kaş’a dönmüştük. Gün batımı mıııı? Koş koş kooooş, Dejavu Cafe’ye koş. Günü batırcaz orada...hay yani niye Kaş nufusunun %83’ü de oradaki. Güneşten daha çok kafa görüyorum ben manzaraya bakınca. Neyss...biz de yandan bi yerden bakarız neticede gün her yerde batıyor yani...:p

Ertesi gün, Kaş sabahını direkt deniz kenarından karşılayayım diye harika bir fikrim geliverdi. Aldım uyku tulumunu çadırdan firar ettim (firara gerek yok da, böyle deyince aksiyonlu oluyo işte). Bir şezlongda uzanıp denizin kokusu, denizin sesi, güneşin sıcaklığı romantizminde, malum “yav ne iyi ettim”leri düşünürken sabahı etmişim meğer. Zira az yakınımda bir çocuğa babası “yavrum bazen insanlar böyle dışarda yatabilirler. Ona uyku tulumu diyorlar. Evet abla da öyle yapmış” derken duyunca ben ne yapıyormuşum, la o ben miyim diye bi kendime geldim. Meğer ekibin bir kısmı da sabahı denizin içinde karşılamış, yüzüyormuş. Öyle de uyumlu, enerjik, renkli, yaratıcıyız falan cümlesi buraya çok yakışırdı ama şimdi ne gerek var yazmiim :p

Kahvaltı sonrası epeyce bir yüzüldükten sonra Kaş’ın gündüzünü yaşayalım diyerek tekrar kamp alanından Kaş’a yürüdük. Aslında bisikletle turlama fikrimiz bile vardı da, bisikletler olaya taş koydu. Sağlam bisiklet sayısı = 1, aksiyon insanı sayısı = 8. Eh matematik biliyoruz yani :p :D

Kaş’ın güzel dar sokakları, çeşit çeşit dükkanlarında gezerken sen ünlü sinema tiyatro sanatçısı Uğur Polat’ı görmeyelim mi? Eh sonrasını anlatmayayım, bizim hatrımızda komik bir anı olarak kalsın o kısmı :D

Ertesi gün 29 Ekim’di ve Kaş kendini bayrama hazırlıyordu bir yandan. Cumhuriyet bayramı için doğru bir yerde olduğumuzu tekrar anladık o coşkuyu görünce.

Akşam bişeyler içelim gibi masumane bir niyetle gittiğimiz cafe’de rahat duramadık yine. Cafe’deki kocaman aynada kendi fotolarımızı çekerek “Katil kim temalı” bir film afişi hazırladık :p hatta kendimizi fazla kaptırıp, söyleyin katil kime kadar gitti muhabbetler.


Hava çok güzeldi, biz yürüyüşe alışkın bir ekiptik, e hadi Büyük Çakıla yürüyelim arkadaşlar gazına hemen gelebildik. Yolda Gofret Girls üzerine düşeni yaparak, her telden şarkılar söyledi (Fransızca şarkı söylemişliğimiz var. jö vö deyince oluya zaten :p ). Ekip onlara eşlik etti. Eh takım ruhu bu değil midir.
29 Ekim’e meydanda girelim arkadaşlar diye kim dediyse artık, Mavi bara oturup gece yarısını bekledik. Tepemizde kırmızı beyaz bayrağımız, bizler mutlu.


29 Ekim sabahı anlaştığımız üzere kırmızılar giydik. Gösterilere yetişmekti tek derdimiz. Meydan çok canlı, tekneler al al, top top balonlarla süslü. Öğrenciler, öğretmenler, halk, turistler, ... bu güzel manzarayı loca gibi bir yerden görsek derken nefis bir yerde hem izledik hem kahvaltı ettik. Sanki protokol bizmişiz gibi o kadar afilliydi yerimiz. Gösteriler, konuşmalar, bando...çok güzel ve coşkulu oldu kutlama. O kadar coşku dolduk ki Ayşe ile kendimizi tutamayıp belediye başkanının elini sıkmaya bile gittik. Ekip bizi protokole karışmakla itham etti ama tamamen duygusaldık oysa ki. Aslında akşam daha güzel bir kutlama yapılıyordu bu meydanda. Tüm esnaf meydana sandalye ve masalar çıkarıyor yemekler yeniyor, şarkı ve marşlar söyleniyordu. Maalesef biz gece yolcuları bu kısmına kalamayacak, kendimizi alacaklı bırakarak Kaş’tan ayrılacaktık.

Ayrılık vakti yaklaşınca, kampı topladık bir hüzünle. Kaş’a vedamız tam olsun diyerekten kamp alanına yakın amfi tiyatroya gittik eşyalarımızla. Gitar, darbuka ve şarkılarla şenlendirdik orayı. En tepesine çıkıp günü batırdık ve batan güneşle beraber eğilip Kaş’ı selamladık. Bu da kendimizce Kaş’a vedamızdı. Biliyoruz çok memnun kaldı, bizi yine çağırıyor. 


Eee davete icabet etmek gerek :D






Yazı ve Fotoğrafların Her Hakkı  Esra Taner ve K.H.B.A.G. na aittir.