30 Ocak 2014 Perşembe

Niksar'ın Fidanları Koyverin Gidenleri

Niksar'ın Fidanları Koyverin Gidenleri 

Doğa Araştırmaları Sporları ve Kurtarma Derneği (DASK) her yıl “Doğada Görüntü Avcılığı Yarışması” düzenliyor. Geçen seneki  Samsun Vezirköprü’de, ondan bir önceki yıl İğneada’da yapılmıştı. Bu sene ise 16-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında Tokat’ın ilçesi Niksar’da yapıldı. 

Karslı fotoğraf sanatçısı A. Kadir Ekinci ile tanışmamış, sohbet etmemiş olsaydım, bu seneki DOGAY’a katılmayı aklımdan bile geçirmezdim. Kadir Ekinci’ye, AFSAD’da bir sohbet sırasında, Kars’tan sonra Türkiye’de en çok beğendiği yerin neresi olduğunu sormuştum. O da hiç tereddütsüz, “Tokat” demişti.  O sırada ortada DOGAY mogay yoktu. Sonra bir de baktım, bu seneki DOGAY Tokat’ın ilçesi Niksar’da. Üstelik, aksiyon sever dostlarımın çoğu da orada olacak ! 
Ben durur muyum ? Tabi ki durmam. 17 Mayıs Cuma akşamı iş çıkışı üç araba Ankara’dan Niksar’a doğru yola çıktık.





Niksar’a, kamp alanına vardığımızda gece yarısı olmuştu. Yol arkadaşlarım Özgür, Deniz ve Avni Bey’in yardımlarıyla çadırımı kurdum. Çadır arkadaşım Yelda, ertesi gün sabah başka bir grupla yola çıkacağından o geceyi çadırda tek başıma geçirecektim. Ürkmedim mi, ürktüm. Bu nedenle çadırlara yer seçerken, Özgür’e neredeyse yalvardım, “Çadırları birbirine yakın kuralım noluuuuuuurrrr” diye. Bu benim ikinci çadır konaklamalı gezim olacaktı. İlki geçen yaz, Akçakoca’da idi. Çadırda kalmaya alışır mıyım, sever miyim, tereddütlerim vardı.  Çadır kurmak filan nasıl olacaktı ? Kim uğraşacaktı ? Yola çıkmadan önce evde salonda kurmayı denemiştim olmamıştı. Kafam soru işaretleri ile şüphelerle doluydu. Üstelik de gecenin bir köründe kurulacaktı o çadır. Neyse, imece usulü çadırımızı kurduk. İçini yerleştirdim. Matı serdim, uyku tulumunu serdim. Gece lambasını astım. Yanlarda cepler varmış, onlara eşyalarımız koydum. Hatta çadırı geri toplarken o ceplerde lens solüsyonumu ve gözlüğümü unutmuşum. Allah’tan Yelda fark etti son anda toplanırken. Yoksa, aranıp duracaktım ta ki 1-2 Haziran’daki Lahitkaya’ya gidene kadar.


Çadırlar kurulduktan sonra birer yorgunluk kahvesi içtik, hatta Deniz’in getirdiği votkadan da içtik. Bu arada diğer çadırlardan birinden gelen sesin desibeli, Boğaziçindeki Rasathanede bile ölçülemeyecek cinstendi. Yer gök inliyordu sanki. Belki bir bakıma iyiydi bu durum, zira o gece çadırda sakin sakin uyuyabildiysek, civardaki ayı, domuz, tilki kardeşler bize “hoş geldiniz” demeye gelmedilerse, bunu o amcanın horlama sesine borçlu olabiliriz. Olaylara tek taraflı bakmamak lazım nitekim. Neyse, uyuyalım artık, en azından o sese rağmen bunu başarır mıyız bir görelim dedik. Sabah olup da gündüz gözüyle baktığımızda, Yelda ile ortaklaşa aldığımız minik mavi çadırımız o kadar sevimli görünüyordu ki, hemen fotoğrafını çekip Yelda’ya gönderdim.


O gün arabalarla Niksar’ın yaylalarını gezdik. Gözümüz yeşile doydu.


Bu arada, bu geziye damgasını vuran olay Özgür’den geldi :) Arabayla giderken, Özgür kolunu camdan dışarı çıkarmıştı. Derken arkadan bir köpeğin sesini duyduk. Arkamızdan koşuyordu köpek. Özgür de kolunu camdan iyice çıkarıp köpeğe “gel bak gel, kolum burada” diyip gülüyordu bir taraftan da. Fakat, köpek, sen hızla koş, arabaya yetiş, az daha Özgür kolunu kaptırıyordu. 


Yeşillerin arasından fışkıran rengarenk çiçekler. Kuzucuklar, arkadaşım eş-arkadaşım şek-arkadaşım eşşeeeeeeeeeeeeekler. Şelaleler. 

 Bizi evlerinde ağırlayan, karnımızı doyuran, güleryüzlü çift.  

Akşam olduğunda nihayet Yelda, Hamuki ve Patron’dan oluşan ekip de gelmişti. Onlar cumartesi sabah yola çıkmışlar, Amasya’ya uğrayıp Niksar’a öyle gelmişlerdi. Niksar’a geldiklerinde de Kale’ye çıkmışlardı. Yağmura yakalanınca da oradan kalkmak bilmemişler. Buluşmak için gün içinde defalarca telefonla konuştuk. Biz o yayla senin bu yayla benim gezip dururken, Yelda’yı her aradığımda “ne yapıyorsunuz neredesiniz” diye sorduğumda aldığım yanıt: “Kale’deyiz çay içiyoruz” oldu :) Sonunda biz de Niksar’a dönebildik.

Kamp alanına gittikten sonra, Niksar’a Kale’ye onların yanına gittik. Kale’yi şöyle bir gezdikten sonra akşam yemeği için Arzum Havuz Restoran’a gittik. Oradan da ödül törenini izlemeye. Tören faslı bizi sıkınca dedik “Amaaan ne işimiz var burada. Gidelim kampımıza bir güzel içelim.”  Yolda jandarmalar çevirdi araçlarımızı. “Yasadışı bir şey var mı” diye bagajımızı açtırdılar. Kimliklerimizi aldılar. Neyse ki  arabada “yasadışı” bir şey bulamayınca, bizim de sabıkasız-suçsuz masumlar olduğumuza kanaat getirince bıraktılar. :) Kamp alanına vardık. 

Nevaleleri çıkardık. Tam ateş yakacaktık kiiiiiiiiii, önce gök gürledi. Sonra, gök delinmişçesine bir yağmur başladı. Ama tabi bize vız gelir tırıs gider. Kameliye gibi biryerin altında toplaştık. Şarabımızı içtik, sohbetler ettik. Güldük şakalaştık eğlendik. Sonra çadırlarımıza gittik tıpış tıpış. Yağmurda uyur muyuz uyuyamaz mıyız, çadır su alır mı almaz mı endişeleriyle girdik çadıra Yelda ile. Ne yağmurun sesi rahatsız etti, ne de çadırımız su aldı. Mışıl mışıl uyudum ben. Yalnız, bazı arkadaşlarımız içinde nevale olan poşeti çadırın dışında bırakınca, köpek dostlarımız gelmişler, onlara ikram ettiğimizi düşünmüş olmalılar, poşetteki yiyecekleri bir güzel yemeye koyulmuşlar. Hışırtılara uyanan arkadaşlar önce domuz-tilki ya da ayı geldi sanmışlar. Köpek olduğunu görünce rahatlamışlar :)

Sabah olunca Niksar’a gittik, Niksar Evi’nde kahvaltı ettik. Servisi yapan hanım, daha önce hiç bu kadar kalabalık grubun gelmediğini, alışkın olmadıklarını söylerken bir yandan da servisi eksiksiz yapabilmek için çabalıyordu. Güzel bir kahvaltının ardından gruplar ayrıldı. Ben de Özgür ve Deniz’i satarak Yelda, Hamuki ve Patron’un olduğu arabaya geçtim. Çünkü Deniz ve Özgür Amasya üzerinden gidecekti. Hamuki’ler de Tokat’ı ve Ballıca Mağarasını gezeceklerdi. Oraya kadar gitmişken Tokat’ı gezmek daha mantıklı geldi. “Amasya’ya da başka bir sefer giderim” diyerek Hamuki’nin arabaya kuruldum. Yelda’yı biraz sıkıştırdım ama arkadaşım sağolsun hiiiiiç ses çıkarmadı. 

Tokat’ın içini şöyle bir gezdik önce. Hamuki zaten Tokat’lı olduğu için rehberimiz oydu. Bizi “Yeşil Vadi” diye bir restorana götürdü. Nefis bir Tokat Kebabını mideye indirdik. Sonraki hedefimiz, Ballıca Mağarası idi. Mağaraya giden yol, zaten anlatılmaz yaşanır güzellikteydi. Bir de akşam olmuştu. Akşam ışığında yollar, tarlalar, evler, insanlar, her şey ama her şey son derece güzeldi. Sinematografikti. 




Vakit olsa her beş dakikada bir durulur yüzlerce fotoğraf çekilirdi. Ballıca Mağarası, tahmin ettiğimden daha etkileyiciydi. Bir kere çok büyük bir mağaraydı ve içi o kadar etkileyici oluşumlarla, sarkıtlarla, dikitlerle doluydu ki. İnsanın hayal gücünü harekete geçiren, başka bir dünyada olduğu hissini veren bir ortam. Sarkıtların çoğu, sanki Rönesans dönemi heykeltıraşlarının özenle yonttuğu heykeller gibiydi. Mağarada saatlerce kalabilirdik aslında ama hava kararmıştı, uzun bir yol bizi bekliyordu, ertesi sabah işe gidilecekti vesaire vesaire….

Sonuç olarak, sıcacık bir haftasonu geçirip kürkçü dükkanına döndük efenim. 







 







 


Yazı ve Fotoğrafların Her Hakkı  Ayşe Keskelan ve K.H.B.A.G. na aittir.