23 Ocak 2014 Perşembe

Yaşasın Bağzı Şeyler

Aladağlar - Lahitkaya Zirvemiz


"Olmaz olmaz deme hiç, olmaz olmaz sevgilim. Hayat neler gösterir belli olmaz sevgilim" diye bir şarkı vardır hani. Hakkaten de "olmaz olmaz" dememek gerekiyormuş. Yıllardır günübirlik doğa yürüyüşlerine katılırım. Bu yürüyüşlere katılan arkadaşlar çoğunlukla dağcılıkla da ilgilidirler. Dağda yürümek, zirve yapmak, dağda çadırlı kamp kurmak filan benim için "bilim kurgu" tadında hadiseler idi. Çok çok dağcılık filmleri izlemiş, dağcı arkadaşlarımın fotoğraflarına bakmakla yetinmişimdir.

Ve fakat insanın başına ne geliyorsa, arkadaşından geliyormuş. Özgür bir gün facebook'taki grup sayfamızda bir şey paylaştı. "1-2 Haziran'da Lahitkaya Zirve Tırmanışı'na gidelim mi" dedi. Çoğu benim gibi olan grup üyesi arkadaşların, ben de dahil olmak üzere, ilk tepkimiz "tırmanış mı ?", "zirve mi", "biz yapabilir miyiz ki", "yapamayız ki" "yok canıııııııım" şeklinde oldu. Orta Doğu ve Balkanlar'ın en iyi gaza getiren arkadaşı Özgür, hepimizi gaza getirdi. 1 Haziran Cumartesi sabahı etkinliği düzenleyen Montis'in otobüsündeydik. Yelda, Didem, Özlem, Esra, Başak, Hamuki,Volkan,Özgür, Deniz, rehberlerimiz Çağrı, Gökhan ve Ercan ile birlikte.



Katılmaya karar verdiğimiz andan itibaren hepimiz çok heyecanlıydık. Çoğumuzun ilk tırmanışı olacaktı. Tam 3150 metreye tırmanacaktık. Yola çıktığımızda ise heyecanımız yön değiştirmişti. Çünkü 31 Mayıs Cuma gecesi Gezi Parkı eylemlerinin ilk haberleri gelmeye başlamıştı, eylemlere Ankara da katılmıştı ve Kuğulupark'ta insanlar toplanmıştı ilk defa olarak. Sabah otobüste herkes telefonlarından, Ankara-İstanbul'daki yakınlarından neler olup bittiğini öğrenmeye çalışıyordu. Tırmanış, ikinci plana düşmüştü. Bedenimiz Niğde Aladağlar'a doğru gidiyordu ama aklımız, kalbimiz Ankara'daydı....


Bu duygularla Emli Vadisindeki kamp alanımıza ulaştık. Çadırlarımız kurulmuş, bizi bekliyordu. Herkes çadırını seçti, yerleşti.
Kocaman, kara kıl çadırda demlenen çayları içtikten sonra, kısa bir yürüyüşe çıktık.

Niksar'da da çifte gökkuşağı görmüştüm. Artık bunlar hep bana bir işarettir değil mi, sevgili okur. Dileklerim bu yaz, olmadı sonbahar, hadi en kötü tahminle kış bitmeden gerçekleşecek. 
Di mi sevgili okur ?

Neyse efenim, yıldızların altında gönlümüzü sarhoş ettikten sonra Yelda ile çadırımıza girdik. Azıcık çadır dedikodusu yaptıktan sonra, uyuduk. Zaten uyumamızla uyanmamız bir oldu diyebilirim. Çadır çadır dolaşıp bizleri uyandırmaya çalışan Ercan'ın sesine uyandık. Kıl çadırımızda bizim için kurulan açık büfe kahvaltı masamıza oturmuşuz. Kahvaltı etmişiz. Yanımıza öğle yemeği için kumanya almışız. Buralar bende flu. Demek ki uykuma ayakta ve gözü açık olarak devam etmiş olacağım ki, buralar hayal meyal bir görüntü olarak kalmış belleğimde. Sonra efendim, traktöre doluştuk. Bana sorarsanız, bu etkinliğin en en en en keyifli kısmı bu traktör faslıydı. Yürüyüşe başlayacağımız yere kadar traktörde gittik şarkılar marşlar söyleyerek, direnişe kendimizce katkı verdik sabahın 04:00'ünde.
Yürüyüşe başladık.

Gün ağarmaya başladı. İlk zamanlar lay lay lomdu. Kendi başına çadır kurmuş bir Fransız arkadaşa rastladık, ayaküstü kısaca sohbet ettik kendisiyle. Yürüyüşümüzde bizlere türlü türlü çiçekler mihmandarlık yaptılar. Sonra yavaştan, ufaktan tırmanmaya başladık. Tırmandıkça rüzgar esmeye başladı. Kısa kollularla çıktığımız yolculuğumuza şimdi kış donanımıyla devam ediyorduk. Polarlar rüzgar kesiciler bana mısın demiyordu. Bu arada farkettim ki, hep öne eğilerek yürüyorum. Herkes öyle mi yürüyordu görmedim ama, kendimin o şekilde yürüdüğünü farkettim. Bunu da, dağların ihtişamı karşısında bedenin otomatik olarak saygı duruşuna geçmesi şeklinde yorumladım.

Akşam olunca tekrar kamp alanına döndük, akşam yemeğini yedikten sonra, biraz sohbet ettik. Sonra, sabaha karşı 03:00'de kalkacağımız için Ercan hepimizi çadırlarımıza yolladı. Uyumadan önce çadırın yanında Yelda ile uzanıp yıldızları seyrettik ve bu gezinin benim için en önemli olayı, hayatımda ilk defa, evet hayatımda ilk defa, kayan bir yıldız gördüm. ! 

Yükseldikçe, sizi saran duygu buydu. Dağların görkemi, ihtişamı karşısında hissettiğiniz önemsizlik, küçüklük duygusu. Halikarnas Balıkçası'nın "Aganta Burina Burinata" kitabında dağlar için romanın kahramanının söylediği şu sözleri çok beğendim: "Çoban olarak bir başıma gezerken duyduğum sessizliği hatırladım. Dağda taşta insanların sahtekarlığı yoktu. Dağ taş yalan söylemiyor, ben katıyım diye doğrusunu söylüyordu." (Sy:45)

Neyse efenim arada verdiğimiz kısa kısa molalardan sonra, bir tane oturmalı daha uzunca bir mola verdik bir yerde. Rüzgar şiddetli estiği için kayaların taşların arasına sığındık. Ben de Hamuki'nin yanındaki kayalığın içine çöktüm resmen. Herkes kuruyemiş meyve filan yemeye başladı. Ben de çıkardım sandviçimi yemeye başladım. Hamuki "çok mu acıktın Ayşe" dedi. Şaşırdım. Bir kal geldi önce. Sonra dedim ki, "E öğle yemeği molası vermedik mi Hamuki ?" Hamuki bir kahkaha patlattı, "Saat daha 08:30 Ayşe". Sabah kahvaltısını 03:00'de yapınca, 08:30'da da öğle yemeği molası verdik sanmışım ne var. =D Sandviçi yemeyi bıraktım. Kuruyemiş meyve atıştırdım herkes gibi.

Neyse yürü babam yürü, yürü babam yürü. Kaç saat yürüdük bilmiyorum. Ama döne dolaşa, tırmana dura en sonunda zirveye çıktık ! Kendime inanamadım. Aslında tırmanışta bir zorluk  yoktu. Hava koşulları da lehimizeydi. Teknik bir tırmanış olmadı. Krampona gerek duymadık mesela. Sadece çok uzun zaman yürümek zorladı beni. Ama zirveye eriştiğinde hissettiklerinin tarifi yok doğrusu. Zirve fotoğrafları çekildi tabi, öğle yemeğimizi ! yedik. Hatıra zirve taşımızı seçtik. Zirvede, Ankara ve İstanbul'da direnenlere destek çıkmak için pankartımızı açtık.


Her çıkışın bir inişi olacak elbette. Zirve sarhoşluğumuzu kesip, inişe geçtik. Ercan inişlerin tırmanışlardan daha fazla dikkat gerektirdiğini söyledi. Ama inerken daha az zorlandım sanki. Düze çıkınca yine aynı yerlerden uzun uzun yürüdük. Uzunlu kısalı molalar verdik. Fotoğraflar çektik. Dağın taşın kayanın arasından fışkıran güzelim çiçeklere hayretler ettik.




Ve yine traktör. En sevdiğim kısma gelmiştik. Güle oynaya kamp yerine geldik. Yorgunluk çaylarımızı içtikten sonra, Ankara'ya dönmek üzere otobüslerimize bindik.

İki gün boyunca karmaşık hisler içindeydik. Yazının başında da dediğim gibi, aklımız kalbimiz  direnişteydi. Aldığımız bilgileri sürekli birbirimizle paylaştık. Aslında, bulunduğumuz yer, yaptığımız etkinlik, Gezi Ruhu'na ters değildi, tam tersine o ruhla birebir örtüşüyordu. Çünkü Gezi Direnişi de nihayetinde kocaman bir kentteki küçücük bir yeşil alanı korumaktan ortaya çıkmamış mıydı ilk olarak ? 


E o zaman, yaşasın bağzı şeyler ! 

Lahitkaya Tırmanışı Videomuz...



 
  




Yazı ve Fotoğrafların Her Hakkı  Ayşe Keskalan ve K.H.B.A.G.'na aittir.